7/8/2009 · Kategori: Islam Dunyasi Haber ve Yazilar

Doğu Türkistan Gerçeği



Orda Bir 'Doğu Türkistan' Var Uzakta...

Doğu Türkistan gerçeği, dünyanın ve Türkiye’nin görmezden geldiği, görse de siyasi çıkarlar uğruna feda ettiği bir gerçek. Dini, milli ve kültürel köklerinden kopartılmak istenen ve gözlerini açtığı andan itibaren “Sincanlı” olduğuna inandırılmaya çalışılan bir tutsaklar ülkesi Doğu Türkistan...

Doğu Türkistanlılar şimdi Kur’an okuduklarında dayak yiyor, Kur’an öğrenmek istediklerinde hapse giriyorlar. Daha doğmadan yasaklarla karşılaşıyor, eğer devlet tarafından “fazlalık” olarak addedilirlerse annelerinin karınlarından zorla çıkartılıp öldürülüyorlar. Kendi dillerini, tarihlerini öğrenme hakları yok. İstedikleri üniversiteye girmek, istedikleri işte çalışmak onlar için hayalden de imkansız. Hayatlarının her aşamasında kimlikleri soruluyor onlara. Aidiyetleri sorgulanıyor, üstelik sorgulanmakla da kalmıyor, kendilerinden çalınıp yerine bir başkası konmaya çalışıyor. Suçları bir hak talep etmekse, bunun bedelini fazlasıyla ödüyorlar. Hesapsızca işkence görüyor, hapislerde ölüme terk ediliyorlar. Hapis hayatından ve dolayısıyla işkenceden evlerine dönenlerse normal hayatlarına bir daha asla dönemiyorlar: Çünkü artık ya psikolojik bozukluk ya da fiziksel sakatlıkla yaşamak zorunda kalıyorlar.

Çin Halk Cumhuriyeti, Doğu Türkistan’ı hakimiyeti altına alıp bölgeyi “Sincan/Kazanılmış topraklar” olarak adlandırdığı tarihten bu yana, Doğu Türkistanlılara yönelik etnik temizlik ve asimilasyon politikası uyguluyor. Nitekim, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana 35 milyon Doğu Türkistanlı katledildi. Yıllardır Çin zulmü altında olan Doğu Türkistan, Çin, Tibet, Keşmir, Pakistan, Afganistan, Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan, Moğolistan ve Rusya ile sınırı olan, 1.828.418 km2 toprağa sahip bir ülkedir. Zengin yer altı kaynakları ve stratejik konumu ile Doğu Türkistan, Çin’in siyasi ve ekonomik nüfuz altına almaya çalıştığı bir bölgedir.


Çin'in İnsafına Terk Edildi
Doğu Türkistan, birçok medeniyete ev sahipliği yapmış ve tarihte iz bırakmıştır.M.Ö. 8-3 yıllarında İskitlere, M.Ö. 300-M.S. 93 arasında Hunlara, 522-744 arasında Göktürk İmparatorluğu’na; 744-840 yılları arasında Uygur Devleti’ne, 751-870 yılları arasında Karluk ve Karahanlılar İmparatorluğu’na ve 1509-1679 yılları arasında Saidiye Hanlığı’na ev sahipliği yapmıştır. 19. yüzyılda Yakup Han başkanlığında kurulan “Doğu Türkistan İslam Devleti” (1863), Osmanlı, İngiltere ve Rusya tarafından resmen tanınmıştı. Ancak şu an Doğu Türkistan, uluslararası kamuoyunda tanınmamakta ve Çin’in boyunduruğu altında yaşamaktadır.

1876 yılında Çin-Mançu Devleti’nce işgal edilen Doğu Türkistan, 1884’te Şinciang (Sincan) “Yeni Toprak/Kazanılmış Topraklar” adıyla Çin İmparatorluğu’na bağlandı. Doğu Türkistan halkının mücadelesi sonucu, Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti 1933 yılında Kaşgar’da kuruldu. Ancak bu Cumhuriyet çok geçmeden, komünist Çin kuvvetleri ve Stalin’in ortak hamlesi ile ortadan kaldırıldı. 1949 yılında komünist Rus yönetiminin askeri yardımları ile Doğu Türkistan Çin yönetimine terk edildi.


Katliamlar bir Doğu Türkistan gerçeği
Doğu Türkistanlılar, kısa süreli bağımsızlık dönemleri yaşamışlarsa da uzun yıllardır Çin’in etnik asimilasyon politikaları ile ezilmektedirler. Komünist Çin Halk Cumhuriyeti’nde sistem, ulusal çıkarlar doğrultusunda şekillenmiş; Çin’in 1949 yılından bu yana yürüttüğü politikalar Doğu Türkistanlıları asimilasyon ve etnik temizliğe maruz bırakmıştır.

1949-1952 yılları arasında 2 milyon 800 bin, 1952-1957 yılları arasında 3 milyon 509 bin, 1958-1960 yılları arasında 6 milyon 700 bin, 1961-1965 yılları arasında 13 milyon 300 bin kişi ya Çin ordusu tarafından öldürülmüş ya da rejimin politikaları doğrultusunda oluşan kıtlık sonucu hayatlarını kaybetmişlerdir. 1965’ten sonraki katliamlarla birlikte, öldürülen Doğu Türkistanlı sayısı 35 milyon gibi inanılmaz bir rakama ulaşmıştır.

Doğu Türkistan’da meydana gelen insan hakları ihlalleri, zaman zaman kimi insan hakları örgütleri tarafından dillendirilmiş olsa da, bu girişimler, yaşanan zulmün engellenmesinde etkili olamamıştır.


Etnik temizlik
Uygur Türkleri şiddetli olarak yürütülen bir nüfus planlamasına da maruz kalmaktadırlar. Uygur Türklerinin nüfusu Çin nüfusuna oranla %1,5 civarındadır. Çin Devleti Doğu Türkistan’da yaşayan ve azınlık olan halkı doğum kontrolü adı altında, büyük-küçük, kız-erkek ayrımı yapmadan öldürmeyi planlamaktadır. Normal durumda iki, nadiren üç çocuk doğurmasına müsaade edilen Doğu Türkistanlı kadınlar, “plan dışında” hamile kaldıklarında hamileliklerinin son günleri dahi olsa mecburi kürtaja tabi tutulmaktadırlar. Kadınlar nüfus planlaması dışında olan çocuklarını gizli olarak doğurdukları takdirde çok yüksek maddi cezalara maruz kalmakta, doğum yapan kadın veya eşi memur ise bu kişinin görevine son verilmektedir. Bu uygulamalar, Çin kanunlarında açık olarak yer almaktadır.

Yerel halkın menfi tavrı ve ırki ayrımcılık

Çin’in içeri eyaletlerinde Çin vatandaşlarının Uygurlara yönelik tavrı da devlet bazında yürütülen ayrımcılık siyasetinin açık bir yansımasıdır. Çinli halk, bir Uygur gördüğünde ona kin ve nefretle bakmakta, polisler Uygurları keyfi olarak arayabilmekte ve sorguya çekebilmektedirler. Bir dükkâna Uygur girecek olsa bütün Çinliler ona tıpkı bir hırsıza bakar gibi şüphe ile bakmaktadırlar. Hatta dükkân görevlileri mikrofondan “Dükkânımıza Sincanlı girdi ceplerinize dikkat edin.” diyerek açıktan açığa anons yapabilmektedir. Taksiciler ve Otobüs şoförleri Uygur yolcuları almayı reddeder hale gelmiştir. Bu örnekler, ırki ayrımcılığın tipik ifadeleridir. Çin hükümetinin Uygurları “terörist, katil, hırsız, bölücü, radikal İslamcı” olarak yaftalama çabası, “Devletimize en büyük tehlike Doğu Türkistan teröristlerinden gelir.”, “Uygurlar ihtiyatlı olunması gereken, gözetlenmesi gereken düşman millettir.” anlayışını yaygınlaştırması ırki ayrımcılığı tırmandırmaktadır.

Seyahat özgürlüğü kısıtlanıyor

Doğu Türkistan’da seyahat önünde de ciddi engeller bulunmaktadır. Bazen bir köyden diğerine giderken dahi yerel güvenlik kurumlarından belge almak gerekmektedir. Reşit bir insanın bile yurt dışına çıkmak için pasaport alabilmesi neredeyse imkansızdır. Son günlerde yaşanan bir gelişmeyle de seyahat özgürlüğünün kısıtlanmasında yeni bir uygulamaya geçilmiştir. Zira, daha önce kendilerine pasaport verilen kişilerin pasaportlarına devlet el koymaya başlamıştır. Devlet memuru da olsa, pasaport müracaatında bulunan Doğu Türkistanlılar, çok büyük ücretler ödeyerek pasaportlarını alabilmektedir. Oysaki bir Çinli pasaport müracaatında bulunduğunda talebi en geç 15 gün içerisinde yerine getirilmektedir.

Hayati tehlike günlük yaşamın parçası
Doğu Türkistan’da hiç kimsenin hayati güvencesi yoktur. Devlet, istediği zaman istediği kimseyi tutuklayabilir ve istediği şekilde cezalandırabilir. Bu noktada tutuklamak istediği kimsenin yabancı olması da önemli değildir. Binlerce kişi Çin hükümeti tarafından sudan sebeplerle tutuklanıp yerleri belli olmayan zindanlara götürülmekte, oralarda çürüyüp gitmektedir. Tutukluların geride kalan çocuklarının ve ailelerinin durumu ise içler acısıdır. Dahası, bu kişilere yardım etmek dahi Çin kanunlarına göre suç sayılmaktadır. Çin, Doğu Türkistanlılara esir muamelesi yapmakta ve onlara türlü zulümleri reva görmektedir.

Bir hayal: Din ve vicdan özgürlüğü

Doğu Türkistanlılar düşünce, ifade ve din hürriyeti alanlarında tamamıyla kuşatılmış durumdadır. Barışçı örgüt kurma, toplanma, siyasi haklar, kanun önünde eşitlik, azınlık hakları, eğitim hakkı, çalışma hakkı, mülkiyet hakkı, serbest seçimler, eşitlik, adalet, haysiyet ve ünü koruma, göç ve iltica gibi haklar bu halk için söz konusu değildir. Bu bağlamda hiçbir özgürlük sunulmadığı için, Doğu Türkistanlıların gerek ferdi gerekse ailevi ve toplumsal mahremiyeti hiçe sayılmaktadır. Çünkü mahremiyet, insanın insanca muamele gördüğü yerde vardır. Doğu Türkistan’da devlet memurlarının, işçilerin ve öğrencilerin ibadet yerlerine gitmeleri ve ibadetle meşgul olmaları yasaklanmıştır.

İbadet yaptığı tespit edilen kişiler işten ve okuldan atılmaktadır. Bu kişiler keyfi olarak gözetim altına alınmakta ya da para cezalarına çarptırılmaktadır. Dini eğitim almak isteyenlerin herhangi bir şekilde gidebileceği bir eğitim kurumu bulunmamaktadır. Camilerde ise, dini değerler değil, devlet yasaları tebliğ edilmektedir. Evlerinde dini kitap bulunanların kitaplarına el konulmakta; hatta evinde dini kitap bulundurma, bir suç unsuru olarak kabul edilmektedir. Bu tür kişilere para cezasından hapis cezasına varan birtakım cezalar verilmektedir. Aynı zamanda hükümet, bölgedeki Müslüman nüfusun dini haklarına getirdiği kısıtlamaları artırarak Ramazan ayında devlet kademelerinde ve bütün eğitim kurumlarında oruç tutmayı yasaklamaktadır. Doğu Türkistan’da ibadet olarak vasıflandırılabilecek her şey yasaklanmış durumdadır. Birçok cami kapatılmış, Müslüman din adamları üzerindeki resmi denetimler artırılmıştır. “Yurtsever olmayan” ya da “yıkıcı” olarak görülen dini liderler gözaltına alınmakta ve tutuklanmaktadır. Halka önder olabilecek kapasitedeki bazı aydınlar zehirlenerek öldürülmektedir.


Periyodik tutuklamalar

Doğu Türkistan’da medya kuruluşları ve bazı devlet dairelerini “istenmeyen unsurlar”dan kurtarmak için “temizlik” amacıyla periyodik tutuklamalar yapılmaktadır. Bununla ilgili sayılamayacak kadar çok örnek vardır. Doğu Türkistan halkının çok sevdiği ve saydığı Abdulahad Mahdum, söz konusu durumun mağdurlarından biridir. Mahdum, yaşı 75’in üstünde olmasına rağmen, tam olarak suç teşkil etmeyen zanlara dayanılarak beş sene hapis cezasına çarptırılmış durumdadır. Hapishanelerde 1,5 m2’lik hücrelerde tutulan kişiler tüm ihtiyaçlarını burada görmekte, dış dünya ile hiçbir irtibatları bulunmamaktadır.

Çin nüfusu artırılıyor
Çinli nüfusun Doğu Türkistan’a çok hızlı bir şekilde yerleştirilmesi sonucunda, yerli halkın asimilasyonu hızlandırılmaya çalışılmaktadır. Bu uygulamanın bir parçası olarak yürütülen bir durum da şudur: Doğu Türkistan’daki Çin nüfusunu artıran Çin yönetimi, kimi zaman da Doğu Türkistan’ın çeşitli bölgelerindeki kimsesiz kız çocuklarını Çin’in muhtelif bölgelerine götürüp türlü işlerde kullanmaktadır. Eğitim amacıyla Çin’e götürüldükleri iddia edilen çocukların durumu da benzer şekildedir.

Kültürel asimilasyon

Farklı Türk lehçelerinde konuşan yerli halkın Çinceyi kullanmaya zorlanması gibi meseleler de bir çeşit zulümdür. Doğu Türkistan’da yaşayan milletlerin gelenek-göreneklerini, dini inançlarını, kendilerine özgü dillerini ve toprak bütünlüklerini ellerinden kaybetmeleri demek, bir milletin tarihten silinmesi demektir. Eylül 2002’den itibaren Sincan Üniversitesi’nde birçok derste Uygur dilinde eğitim yapılmasını yasaklayan bir resmi politikanın dayatılması, zulmün açık tezahürlerinden biridir.

Zoraki geri dönüş
Çin yönetimi, türlü yöntemlere başvurmak suretiyle sürgündeki Uygurları geri dönmeye zorlamaktadır. Uluslararası Af Örgütü, son yıllarda Nepal, Pakistan, Kazakistan, Kırgızistan ve bazı komşu ülkelerden Çin’e zorla geri gönderilen Uygur mültecileri ile ilgili dikkate alınması gereken raporlar yayımlamıştır. Bu ülkelerin hemen hepsi Çin’in taleplerine hayır dememiş ve kendilerine sığınan Doğu Türkistanlıları teslim etmiştir.

Sürgündeki Uygurların Doğu Türkistan’da bulunan aile üyeleri ve yakın akrabaları, Çin yönetimi tarafından tutuklanabilmekte, mal varlıklarına el konulmakta, telefon görüşmeleri dinlenmektedir. Çin, sürgündeki Uygurların ailelerini sürekli olarak sorguya çekerek onlara psikolojik baskılar yapmaktadır. Devlet yönetimi ile barışık olmayan ve yurt dışında yaşamayı tercih eden Doğu Türkistanlıların aile fertlerine, hatta uzaktan akrabalık bağları bulunan kişilere dahi pasaport verilmemekte, devlet kurumlarında iş imkanına sahip olmaları engellenmekte ve bu kişiler adeta toplumdan tecrit edilmektedirler. Bu tür uygulamaların deşifre edilmesi, hatta uluslararası hukuk normlarının hiçe sayıldığının ilan edilmesi dahi o topraklarda suçtur.


Fabrika mı, toplama kampı mı?
Çin hükümeti, Uygurlara yönelik olarak günlük hayatın her alanında farklı bir yıldırma politikası uyguluyor. Bu siyasetin temel hedeflerinden biri ise Doğu Türkistan’da Uygur nüfusunu azaltarak bölgeyi Çinlileştirmek. Bu bağlamda, Çin hükümetinin 2003 yılından beri uygulamakta olduğu “İşgücü fazlasını başka memleketlere yönlendirme” projesi ile Doğu Türkistan’da yaşayan Uygurlar özellikle genç kızlar zoraki olarak vatanlarından koparılıp Çin’in iç eyaletlerine çalışmaya gönderiliyor. Haziran ayında oyuncak fabrikasında saldırıya uğrayan Uygurlar da bu proje kapsamında, zoraki olarak Guandong’a sürülmüştü.

Çinli patronlara teslim edilen genç Uygurlar, ağır derecede aşağılanmakta, ucuz işçi olarak kullanılmakta ve sömürülmekte. Doğu Türkistanlı gençler, kendi milli kültür ve geleneklerinden uzaklaştırılırken, bir taraftan da Çin milliyetçiliği ve yerel halkın baskıları ile karşı karşıya kalmakta. Doğu Türkistanlı kuruluşların raporlarına göre günümüzde Çin’in içeri eyaletlerinde mecburi olarak çalıştırılmakta olan Uygur kız ve erkeklerinin sayıları tahmini olarak 500 binin üzerinde. Uygurlar, kalitesiz atölye ve fabrikalarda, iş güvenliği ve sağlık sigortası yapılmaksızın, fiziki güç gerektiren işlerde çalıştırılmakta. Atölyelere zorunlu olarak getirilen ve çoğunluğunu bayanların oluşturduğu Uygur gençlerinin, hareketleri kısıtlanmakta ve fabrika kompleksinden ayrılmalarına izin verilmemekte. Genç kızların maaşları eksik verilmekte, hatta kendilerine verilmemekte geldikleri köy veya nahiyelerin idarecilerine gönderilmekte. Fabrikalarda çalışan genç kızlar, itilip kakılmakta, adeta sıkı yönetim altında idare edilmektedirler. Uygurların çalıştırıldığı fabrikalar toplama kamplarını andırmaktadır.


Urumçi’de kitlesel katliam
Yıllardır Çin hükümetinin baskı ve asimilasyon politikası altında yaşayan Uygurlar içinde bulunduğumuz günlerde yeni bir katliama maruz bırakılmaktadır.2009 Haziran’ı sonunda Guangdong eyaletindeki bir oyuncak fabrikasında Uygur Türklerine yönelik saldırılar gerçekleşti. Özelde oyuncak fabrikasındaki saldırıları genelde ise kendilerine yönelik baskı siyasetini protesto etmek için Urumçi’de 5 Temmuz’da sokaklara dökülen Uygurlar da kitlesel bir katliama maruz bırakıldı.

Haziran ayının sonunda, Çin’in Guandong eyaletindeki bir oyuncak fabrikasında çalışan Uygurlar, Çinli işçilerin saldırısına uğradı. Oyuncak fabrikasında gerçekleşen saldırılarda, 120 kişi yaralandı, uluslararası bazı haber kaynaklarına göre 18 Uygur öldürüldü. Saldırı, 200-300 Çinli işçinin ellerinde sopalarla Uygurların yatakhanelerine saldırmalarıyla başladı; saldırının ilk saatlerinde güvenlik görevlileri olaya müdahale etmedi. Olaydan sonra fabrikadaki 600 Uygur işçi farklı bir bölgeye nakledildi; temizlik işçileri olay mahallindeki kan izlerini iki saatlik bir sürede ancak temizleyebildi.

Guandong’da Uygurlara yönelik gerçekleşen bu saldırıyı kınamak üzere 5 Temmuz günü Ürümçi’de meydanlara dökülen 10 binlerce Uygur, Çin polisinin sert müdahalesiyle karşılaştı. Çin polisi, miting başlar başlamaz Uygurların etrafını sardı; üzerlerine ateş açarak gösteriyi bastırmaya çalıştı. Mitinge katılan, yaşlı, kadın ve çocuklar da polisin ateşine maruz kaldı. Çatışma sonunda en az 140 kişinin öldüğü, 816 kişinin ise yaralandığı bildiriliyor. Gayri resmi kaynaklar ise ölü rakamının çok daha fazla olduğunu belirtmekte. Halen, şehirdeki bazı yolların ulaşıma kapalı olduğu ve enkaz kaldırma çalışmalarının devam ettiği belirtiliyor. Bölgenin dış dünya ile bağlantısı tamamen kesilmiş durumda. 5 Temmuz Pazar günü yaşanan kitlesel kıyımın ardından Urumçi’de sıkıyönetim ilan edildi. Halihazırda, Çin askerlerinin keyfi olarak ev baskınları düzenlediği, sorgu bahanesiyle tutuklamalarda bulunduğu ve Uygur halkına türlü şekillerde zulmettiği belirtiliyor. Yani, 5 Temmuz Pazar günü başlayan kıyım halen devam ediyor.


Doğu Türkistan sorunu gündeme getirilmeli
150 yıldır İslam alemi, dünyanın birçok bölgesinde benzeri zulüm ve baskılara maruz kalmıştır. Bu zulmün arkasındaki çevrelerin en büyük hedefi, dini, özellikle de Müslümanlığı ortadan kaldırmaktır. Bugün Çeçenistan’ın Ruslardan gördüğü zulmü, Doğu Türkistanlılar Çinlilerden görmektedir. Dünya bu zulme göz yummaktadır. Doğu Türkistan meselesi sadece Uygurların bir sorunu olarak görülmemeli ve vicdan sahibi insanlar bu meseleyi sahiplenmelidir.

Kaynak: İHH Doğu Türkistan Raporu

Resimler: Muhtelif



















Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

29/1/2009 · Kategori: Resimler

Nefesi Ölüm Kokan Kavmin Dehşeti Sansürsüz! (+18) Sakın Unutma




















KÖPEK İSRAİL


Köpek İsrail’in Gayr-i Yahudilere bakış açısı;

TESNİYE BAB: 2 / 25

S: 178  Bütün göklerin altında olan kavimler üzerine, bugün senin dehşetini ve korkunu koymaya başlayacağım, onlar senin haberini işitecekler ve senin yüzünden titreyip kıvranacaklar.

TESNİYE BAB: 7/ 15-16

S: 185 Ve Mısır'ın bildiğin kötü illetlerinden hiç birini senin üzerine koymayacak, fakat onları bütün senden nefret edenlerin üzerine koyacak. Ve Allahın Rabb'in sana teslim edeceği bütün kavimleri bitireceksin, gözün onlara acımayacak.

NEHEMYA BAB: 13 / 25

S: 491  Kızlarınızı onların oğullarına vermeyeceksiniz ve oğullarınıza ve kendinize onların kızlarından almayacaksınız.

İŞAYA BAB: 19 / 16

S: 687 0 gün Mısırlılar kadın gibi olacaklar ve orduların Rabbinin üzerlerine salladığı elinin sallanmasından titreyip yılacaklar.

 MEZMURLAR BAB: 82 / 6–8    

Ben dedim. Siz İlahlarsınız ve hepiniz yüce olanın oğullarısınız. Kalk ey Allah yeryüzüne hükmet. Zira milletlerin hepsine sen varis olacaksın.

 İŞAYA BAB: 60 /10–16

S: 709 Ve ecnebiler senin duvarlarını yapacaklar ve kralları sana hizmet edecekler. Ve kapıların daima açık duracak, milletlerin servetini ve sürgün getirilen krallarını sana getirsinler diye gece gündüz kapanmayacaklar. Çünkü sana kulluk etmeyen millet harap olacak. Ve seni sıkıştıranların oğulları sana eğilerek gelecekler ve seni hor görenlerin hepsi senin ayaklarının tabanında yere kapanacaklar ve sana Rabbin şehri İsrail Kudüslünün Sionu, diyecekler. 


Yüce Allah Kur'an-ı Kerimde Şöyle buyurur;

MAİDE SURESİ 64- "Yahudiler, "Allah'ın eli çok sıkıdır" dediler. Söyledikleri söz sebebiyle onların elleri bağlansın ve lanete uğrasınlar! Aksine Allah'ın elleri açıktır, dilediği gibi verir. Andolsun, Rabbinden sana indirilen, onların çoğunun azgınlığını ve küfrünü azdırıyor. Biz, onların aralarına tâ kıyamete kadar düşmanlık ve kin atmışızdır. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Şüphesiz Allah bozguncuları sevmez".








Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

3/12/2008 · Kategori: Kardes Mektuplar

Aziz dostum,
Seçkin ve soylu kardeşim;

Gördüğün rüya beni de, en az seni etkilediği kadar etkiledi.
Ben önceki mektubumda dualarda buluşalım dedim ama sen bunu rüyalarda buluşalım anlayıp yaşadın. Bu durum bana, nicedir düşündüğüm bir konuyu hatırlattı yeniden. Bilmiyorum senin de dikkatini çekiyor mu ama modern insan artık rüyalardan mahrum bir insan türü olarak yaşam sürdürüyor. Canlı, hakiki bilgiye yüzünü dönmüş, kendisiyle amel edilir rüyalar bakımından son derece kısır bir çağ yaşadığımızı düşünüyorum.

Geleneğimizde rüyaların taşıdığı ağırlığı sen de biliyorsun; abdestle yaşatılan bir uyku, ruh için bir yükselme belki miracı taklit eden bir uruç imkanını içinde barındırır. Bizler, aklımızın yetmediği durumlarda rüyalar kitabına başvurmayı da önemseriz. Rüyalar, vahyin kardeşidir bize göre. Ama bu anlamda rüyalar kıymetli belgeler gibidirler, öyle her arzulayana verilmezler. Bu bakımdan diyorum, rüyalar açısından bir çoraklık yaşıyoruz sanki. ama her olayda olduğu gibi, marifetullahı, merakının ve ilgisinin, himmetinin ve gayretinin merkezi kılan maneviyat yolucuları bu çoraklığı aşıp geçme ustasıdırlar; eleştirilerimizdeki genellemeleri geçersiz kılan onlardır yine.

Bu noktada, bir hususu bir kez daha belirgin kılıyor gözümüzde: Bizler topyekün bir eğitime muhtacız. Bir yandan düşüncelerimize arız olmuş problemleri gidermek, düşünüşümüzü müslümanca bir hizaya çekmek zorundayız. Bunu yaptığımız taktirde, modern dünyanın, çağdaş hayat üsluplarının bize dayattığı düşünme ve çözüm üretme biçimlerinden, bunların bizi adeta mahkum ettiği akli ve ilmi körlük sınırlarından kurtulmanın yolunu bulabiliriz. Bizler, son bir iki yüzyıldır, Müslüman insanı kaybettik azizim. Müslüman gibi bakan, Müslüman gibi düşünen, Müslümanlığını düşünmeye ve araştırmaya gerek duymayacak kadar kendinde ve çevresinde hazır bulunan insan tipini yitirdik. O insanı yeniden bulmak ve o insan olmak zorundayız. Hatırlar mısın, lise yıllarımızda okulun yakınında buluna camiye gittiğimizde gördüğümüz yaşlı insanlardan bazıları çok ilgimizi çekerdi. Onların sözgelimi abdest alışlarındaki özen, ayakkabılarını yerine koyarken sergiledikleri titizlik, sakallarını tararken yüzlerinde yakaladığımız vakar, çocukları namaz safına sokarken taşıdıkları ciddiyet.. hasılı her şeyleri bizim için incelemeye değer olurdu. Biz de bak sırayla yaşlanıyoruz. Ama sence de onlar gibi olamıyoruz, değil mi? Hayatın her anını ciddiye alarak ve bir sınav veriyor almanın gerginliğini, ideal buldukları ilkeleri içselleştirerek aşmış bir durumda yaşayan yaşlılar olabilecek miyiz dersin?

İşte, olayın düğümlendi nokta bu içselleştirmededir. Bunun için bir akıl eğitimine ihtiyacımız var. Bu yetmiyor ama, bir de duygu eğitimine ihtiyacımız var. Nefsi, nefsin sınırlarını ve huylarını bilen terbiyecilere ihtiyacımız var. Bizim modern eğitim ve medya yoluyla edindiğimiz bilgiler nefsin tanınmasına, nefsin katedebileceği menzillerin öğrenilmesine yardımcı olmuyor. Gazetelerdeki, dergilerdeki sözüm ona rehberlik eden sayfaları bir canlandır gözünde. İnsanın kendi arzularını başkalarının arzuları karşısında savunmasını öğütlemekten, ilişkilerle ilgili gündelik sorunları erdem ve hakkaniyeti ölçü alarak değil, ama nefsin konforunu bozmadan çözmenin yollarını öğretmekten başka bir şey yapıyorlar mı?

Daha bugün bir gazetede gördüğüm iki haberde bak neler deniyor: Duyguları gizlemek baş ağrısı yapıyormuş. Uzmanlar öfkenizi gizlemeyin önerisinde bulunuyorlarmış Ne kadar vahim değil mi? Öfkenin gizlenmemesi, insanın nefs-i emaresiyle el ele tutuşarak muhatabına kükremesi, kişinin kurtuluşunu açan yollardan biri olarak, ‘uzmanlar’ tarafından tavsiye ediliyor. Oysa öfkenin kontrol edilmesi, bizim eğitim geleneğimizde en temel ve birincil adımlardan biri olarak buyrulmaz mı? Bir başka haberde de, başarılı bir iş kadını, tuttu benim pusulam, diyor. Tutku.. ve pusula… Euzubillahimineşşeytanirracim.

Bu haberler, batıl bir hayat biçimi ile ilişki kurmamış müslaman bir vicdanı çok çok şaşırtacak, ona neredeyse dehşet saçısı gelecektir. Bir batılı gazeteci şaşkınlıkla Afganistan’da şahit olduğu şu olayı anlatıyordu bir yazısında; hatırladıkça hala keyiflenirim: İki Afgan askeri bir kadını sorguya çekiyorlar. Kadın, askerlerden kurtulmak için uğraşıyor ama başaramıyor. Sonra feryat etmeye ve askerleri tehdit etmeye başlıyor: ‘Yaklaşmayın, yoksa elbiselerimi çıkarırım.’ Askerler ne yapıyorlar sence? Kadını bırakıp korku içinde oradan uzaklaşıyorlar.

Diyeceğim o ki, bizim aklımızın ve duygularımızın eğitilmesi için bir seferberlik yapmamız gerekiyor. Gittikçe, merkezden uzağa düşüyoruz çünkü ve giderek makas açılıyor, açı büyüyor. Eğer bizim denetimimiz ve çabamız dahilinde olan bu eğitimde mesafe katedersek, o zaman bizim denetimimizi ve çabamızı aşan rüyalarımızdan bu eğitimin karşılığını görürüz. Biz bize düşeni yaparsak, sema da kendisine düşeni yapacaktır.

Değerli kardeşim, dualarda ve rüyalarda buluşalım. Mümini durduracak sınır yoktur.

Nefsinin ve arzularının tutsağı kardeşin.

Ahmet BİRLER
Semerkand Dergisi

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

29/10/2008 · Kategori: Makaleler

Ağlamaya Üç Kala...


Söylenince gerçeğe dair bir iki söz,Ayna olur kalbe ;kor gibi yakar.Birdenbire değişir gülün rengi,suyun tadı, belirir bir umut Ağlamaya üç kala...
Elinden tutmak ta zordur bırakmakta,gözlerin yıllara borçludur sanki!Azabın içinde sahte gülücüklerle, açılır bir kapı Ağlamaya üç kala..
Gönlünüzdeki ateşin boyutu nedir?Devamlı yanan ve sönmek bilmeyen bir volkan mı?Yoksa inzivaya çekilmiş sönmekte olan bir yıldız mı?
Peki gözyaşlarınızın yoğunluğu ne kadar!her damlasında ayrı bir çoşku ile sevgiliye koşan bir çağlayan mı?yoksa yıllardır içimizde saklayıp ortaya çıkaramadığımız gözyaşları gibi korkak mı?
Ne bekleriz ki boşuna,bir elimizde kor gibi yanan ateş,bir elimizde çoşkulu gözyaşlarımız, koşalım koşmakta geciktiğimize...
Bir Umut ile...

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

29/10/2008 · Kategori: Kadin-Aile

Kadın Giyimi ve Moda

İbni Abbas (ra) şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (sav), kadınlara benzeyen erkekleri ve erkeklere benzeyen kadınları lanetle anmıştır.” (Buhârî, Libâs, 61)

Gönül Yolu

Kadınla erkek, bir bütünün iki parçasıdır. Her biri, tek başına noksandır, yalnızdır, tehlikelere mâruzdur. Evlilik bağıyla yanyana gelip elele tutuştuklarında ise artık onlar bir bütündür, yalnızlıktan ve tehlikelerden kurtulmuş, emniyete kavuşmuşlardır. Bu birliğin ve beraberliğin ömür boyu devam etmesi için herbirine düşen görevler vardır. Bu görevlerin en önemlilerinden biri, kendini hayat arkadaşına sevdirmek ve onun gönlüne taht kurmaktır.

“Göz gördü, gönül sevdi” demişler. Demek ki gönüle giden yol, önce gözden geçiyor. Eşlerin hedefi birbirinin gönlüne girmek olduğuna göre gözün hakkını vermek, hayat arkadaşına hoş görünmek de bir vazife oluyor.

Ev hâlidir; insanın her zamanı bir olmaz. Şüphesiz her zaman kutnu kumaş giyilemez. Çamaşır yıkarken, temizlik yaparken, üst baş kirleten işlerle meşgul olurken düzgün kıyafet aranmaz. Ama bu işler bitince, kirli, yağlı, göze hoş görünmeyen kıyafetler değiştirilmeli, imkân nisbetinde daha iyi ve düzgün elbiseler giyilmelidir. İmkân nisbetinde diyorum; çünkü herkesin hâli bir olmaz. Öyle fakir ve yoksul aileler vardır ki, bu bahis onlara birşey söylemez. Onlar ancak örtünmeyi düşünebilirler. Ama hâli vakti yerinde olan, eşinin iyi giyinmesini isteyen aileler daha fazladır ve sözümüz daha çok onlar içindir. Hele zengin ve varlıklı olanların iyi giyinmesi, dinî bakımdan da bir ödevdir; zira Allah Teâlâ, verdiği nimetleri kulunun üzerinde görmekten hoşnut olur. Herhalde bu sebeple olacak, birçok kocalar da kazanıp getirdiği güzel şeyleri evinde ve hanımının üzerinde görmek ister. Şüphesiz bu istek, öyle kocaların tabiî hakkı, iyi giyinmek de hanımlarının hem hakkı, hem de vazifesidir.

Niçin Moda?
Şimdi hanım kardeşlerim gözlerini çevirip etrafa şöyle bir baksınlar. Kadınların çoğu modaya uygun giyinmiyor mu? Şüphesiz öyle. Pekâlâ erkeklerin sokakta, çarşıda pazarda gördüğü bu moda meraklılarının gayesi nedir acaba? Bunu anlamak için kâhin olmaya gerek yok. Bunların gayesi erkeklerin dikkatini çekmektir. Zaten bütün süslenmelerin gayesi, karşı cinsin dikkatini çekmektir. Fransız yazar Andre Morova'nın dediği gibi, kadınlar, elbiselerinin şıklığı ve cüretiyle (!) kendilerini erkeklerin seçimine sunarlar. (Yaşama Sanatı, s.53)

Öyleyse evinde güzel giyinen bir kadın, sadece kocasının hatırı için değil, aynı zamanda onu başkalarına kaptırmamak veya gözünün dışarda kalmasını önlemek, kısacası yuvasının saadetine gölge düşürmemek için iyi giyiniyor demektir. Kocasını eve çekmek, ona güzel görünmek ve kendine bağlamak için iyi giyinen bir müslüman hanımın bu davranışı nafile bir ibadettir. Bunda hiç şüphe yoktur. Kadınlar sizi fenalıklardan koruyan bir elbisedir. Siz de onlar için aynı şekilde bir elbisesiniz mealindeki âyet-i kerime de bunu ifâde etmektedir. (Bakara sûresi, 187)

Parfüm
Sözünü ettiğimiz bu giyim-kuşam, bir daha tekrar edelim ki, kadının kocasına güzel görünmesi ve sadece onun ilgisini çekmesi içindir. Nâmahrem dediğimiz yabancı erkekler için giyinip süslenmek, kokular sürünmek ise dinî ve ahlâkî bakımdan son derece tehlikeli bir harekettir. Güzel kokular sürünerek, yabancı erkeklerin dikkatini çekmek ve bu kokuyu onlara hissetirmek maksadıyla dışarı çıkıp gezen bir kadını dinimiz günahkâr saymaktadır.

Sağda solda gezip tozmak için değil, camiye gitmek için bile olsa, koku sürünüp evden çıkmak bir kadın için son derece mahzurlu ve günahtır. Hz. Peygamber (av), cami için bile olsa koku sürünen kadının, derhal evine dönüp boy abdesti alarak taharetlenmesini emretmekte, gusl etmedikçe namazının kabul olunmayacağını söylemektedir. (Nesâ'î, Zînet, 36; Ahmed, Müsned, II, 246)

Kocasını memnun etmek ve onun gönlünü kazanmak için evinde süslenmek ve güzel kokular kullanmak ise son derece tabiî, güzel ve dinimizin hoşgördüğü bir harekettir. (Bk. Ebû Dâvud, Libâs, 8) Dışarı çıkarken, ne yapıp yapıp bu kokuyu gidermeli veya üzerinde koku varken dışarı çıkmamalıdır. Güzel kokuyu çok seven ve sık sık bizzat kullanan Peygamber Efendimiz, erkeklerin rengi belli olmayan, fakat kokusu hissedilen esansları, kadınların ise kokusu hissedilmeyen ama rengi belli olan parfümleri kullanmalarını tavsiye etmektedir. (Nesâ'î, Zînet, 32)

Teşhir

Herşeyin kararında olanı güzeldir. Giyim-kuşamda aşırılığa kaçmak da hoş değildir. Zararı keseye dokunduğu için değil şüphesiz, aynı zamanda göz zevkini bozduğu, insanın tabiî güzelliğini geri plânda bıraktığı ve hatta örttüğü için aşırı süslenmek makbul değildir. Fincancı katırlarını ürkütecek kadar altına, zînete boğulanlar, üzerlerindekini teşhire çıkmış mankenlere benzerler. Üstelik böyleleri, nicelerini hasede sürüklemek ve etrafındaki muhtaçlarla ilgilenmediklerini adetâ ilân etmek suretiyle çirkin bir davranış sergilemiş olurlar.

Efendimiz (s.a.v), kendi hanımlarına diyor ki: «Eğer cennetin süsünü ve güzelliğini arzu ediyorsanız, dünya süs ve zînetlerine iltifat etmeyiniz; onları giymeyiniz.» (Nesâ'î, Zînet, 39)
Cennetin güzelliğine biz onlardan daha çok muhtaç olduğumuza göre, o eskimeyen güzelliklere talip olalım. Hiçbir zaman aşırılığa kaçmayalım.

Erkeklere Benzemek
Son zamanlarda erkek kıyafetine özenen, erkekler gibi giyinmeye çalışan kadınların hayli çoğaldığını siz de farketmişsiniz-dir. Moda denilen ve yakasını eline geçirdiği kimseleri gülünç durumlara sokarak peşinde süründüren o madrabazın bu erkeksi kadınların hâline kıs kıs güldüğünü insan duyar gibi oluyor. Allah insanı nasıl yaratmışsa en güzeli odur… Eğer erkeklere has kıyafete sarınanlar, bunu modanın zavallı birer esiri oldukları için değil de daha güzel olmak için yapıyorlarsa, boşuna emek ve para harcıyorlar demektir. Kadın, kadına has kıyafet içinde, erkek de erkeğe has kıyafet içinde güzel ve çekicidir.

Kimse kalkıp da bana, sen öyle zannediyorsun; bu senin kuruntundur, diyemez. Zira ben dayandığım yerin sağlamlığından eminim. Mademki Peygamber Efendimiz (sav) erkeklere benzeyen kadınları ve kadınlara benzeyen erkekleri lânetlemiştir. Öyleyse bu ağır suçlamada birtakım hikmetler aramak lâzımdır.


Karşı Cinsin Kıyafeti
Bir defa erkek ve kadının varolmasının en önemli sebebi, nesilleri devam ettirmektir. Allah'ı tanıyan, ona ibadet eden hayırlı insanları yetiştirmektir. Bu nasıl olur? Her iki cinsin birbirine alâka duymasıyla, birbirini çekici bulmasıyla olur. Psikolojik ve hayatî bir gerçektir ki, insan kendinde olmayanı özler. Kulağımızı dört açarak masal dinlediğimiz günlerdeki hâlimizi bir göz önüne getirin. Masaldaki peri padişahının kızına veya oğluna niçin hayrandık? Çünkü onda bizde bulunmayan ve hatta bulunması imkânsız olan bir takım özellikler vardı. Misâli uzatmaya gerek yok, kadınla erkeğin durumu da böyledir. Bir hanım erkeği, erkek olduğu için sever. Bir erkek de kadını kadın olduğu için sever. Karşı cinsin kıyafetini tercih edenler, herşeyden önce yaratılış hedefine ve inceliğine ters davranıyorlar…

Ailenizi Koruyunuz!
Bununla beraber erkeklerin yakasını da büsbütün bırakmayacağız. Giyim-kuşam hususunda İslâmın tasvip etmediği acaipliklere düşen kadınlar, birçok müslüman erkeğin karısı, kızı, bacısı, baldızıdır. Erkekler, terbiyeleri altında bulunan kimselerin kılık kıyafetinden de sorumludurlar. Kur'ân-ı Kerîm' deki, «Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlarla taşlar olan cehennem ateşinden koruyunuz,» (Tahrîm sûresi, 6) âyetini düşünerek ailesini korumaya yâni onları terbiye etmeye, iyiyi, doğruyu öğretmeye, Allah'ın emirlerine uyup yasaklarından sakınmalarını söylemeye çalışmalıdırlar. Böyle yapmayan ve hele «Doğrusu çok da yakışıyor kerataya» dercesine bu hâle rıza gösteren kimseler, lanete ortak olurlar.

Efendimizin, «Hepiniz çobansınız, hepiniz idareniz altındakilerden sorumlusunuz,» (Buhârî, Cum'a 11; Müslim, İmaret, 20) hadis-i şerifi, aile fertlerimizin herşeyiyle yakından ilgilenmemizi şart kılıyor. Sadece kendimizi mes'ûliyetten kurtarmak için değil, sevgili kızımızın, karımızın ilâhî azaba duçar olmaması için onlarla meşgul olmalıyız. Sözde giyinmiş görünse bile, yarı çıplak dolaşan kadınların cennet kokusu alamayacağı, katiyen cennete giremeyeceği, halbuki cennet kokusunun nice uzak mesafelerden bile duyulacağını hadis-i şerifler ortaya koymaktadır. (Mesela bk. Müslim, Libâs, 125)

Sevdiklerimize olan şefkat ve muhabbetimiz, bizi gayrete getirsin. Onlara acıyalım ve İslâm dışı giyinip kuşanmalarına var gücümüzle engel olmaya çalışalım.

PROF.DR. M. YAŞAR KANDEMİR
Gülistan Dergisi

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::